MİAD İŞ DÜNYASI RÖPORTAJLARI-4

MİAD İŞ DÜNYASI RÖPORTAJLARI-4

"MALATYALILAR RASYONEL VE AKILLI İNSANLARDIR"

"MİAD, HAYFENE KURMA GÖREVİNİ ÜSTLENİYOR"

 

1971 Malatya doğumlu. İstanbul Teknik Üniversitesi Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği bölümü mezunu. Siyasete, 2009 yılında Ak Parti’de başladı. Malatyalı İşadamları Derneği (MİAD) Genel Sekreteri iken Küçükçekmece Belediye Başkan Yardımcısı oldu. Hatırı sayılır miktarda multivizyon tanıtım filminin yapımcılığını üstlendi. Araştırmacı ve planlamacı bir kişiliğe sahip olan Eyüp Belediyesi Başkan Yardımcısı Ahmet Turan Koçer’den söz ediyoruz. Biz sorduk, o bilgi dolu sözlerle cevapladı. Yüreğini olduğu kadar zekasını da konuşturdu…

Önce Küçükçekmece, şimdi Eyüp Belediyesi’nde, başkan yardımcılığı… Ahmet Turan Koçer kimdir? Kendi ağzından dinleyebilir miyiz?

1971 Malatya doğumluyum. İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği mezunuyum. 2 kız, 3 erkek, 5 çocuk sahibiyim. Tarihe, kozmolojiye (evren bilimi) ilgi duyarım. Yapı olarak ‘Mühendis’ formasyonu taşıyan biriyim. Bunu hayat tecrübem de gösteriyor. Çalıştığım işyerlerinde, bulunduğum projelerde ya da görev aldığım yerlerde bu yönümle faydam oldu. Malatyalı İşadamları Derneği’nin (MİAD) de 13 yıla yakın genel sekreterliğini üstlendim. Bunun 7-8 senesi bir fiil oldu. Sonrası, dönemsel bir katkı şeklindeydi.

HAYATIN GERÇEKLERİYLE MİAD’DA YÜZLEŞTİM

Uzun yıllar STK yöneticilikleri yaptınız. STK’lar ve yerel uygulamalar üzerine çalışmalar gerçekleştirdiniz. Malatyalı İşadamları Derneği (MİAD) ile tanışma sürecinize değinir misiniz?

MİAD benim hayatın ve ticaretin gerçekleriyle yüzleştiğim bir yer oldu. Önce Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği’nde (MÜSİAD) idim. Orada da çok şey öğrendim. MÜSİAD’da iş dünyasını tanıma, dünyaya dönük, ekonomi odaklı bir bakış geliştirme imkânım oldu. Öğrendim. O yönüm zayıf ve eksikti. 13 yıl boyunca MÜSİAD’ın multivizyonlarını yaptık. Her biri esasında felsefik analizle başlardı. Temel dünya, toplumsal ve ekonomik çözümlemeleri içeren yaklaşımlarla başlardı. Metin yazımından montajına, sunumuna kadar hemen her şeyde görev aldığım için bana çok faydası olmuştu.

MİAD ÇOK BEREKETLİ BİR YER

Malatyalı işadamları; köylülükten işadamlığına, tek bir kuşak içerisinde hızla dönüşümü yaşamış, bunu da sindirebilmiş bir kitle. İstanbul’da da bulundukları sektörlerde saygın bir yer tutmuşlar. İçerisinde de çeşitli gelenekleri, davranışları, muhitleri, idealleri, rüyaları, ticari zeka ve girişimcilik farklılıklarını temsil eden işadamları var. MİAD’daki bu çeşitlilik, ayrı ayrı elde edilen birikimi bir araya getirme, yeni bir alaşıma dönüştürme fırsatı doğuruyor. MİAD’ın yönetiminde görev alanlar, üyeler bundan yararlandı ve başkalarını da faydalandırdı. Bu yüzden MİAD çok bereketli bir yer.

MİAD, FARKLI TECRÜBELERİ BİR ARADA TUTUYOR

Malatyalı işadamları, kendi sektörlerinde biriktirdikleri tecrübeyi STK (sivil toplum kuruluşu) çatısı altında, suretle de uyumlu bir biçimde temsil etmeyi ve orada başka bir kalıba dökmeyi bildi. MİAD’ın başarı sırrı burada mı yatıyor?

Evet, belki MİAD’ın başarısı bu oldu. STK’lar açısından MİAD’ın hikâyesinden çıkarılabilecek sonuçlara değinirsek… Farklı tecrübeleri bir arada tutabilmenin en temel yolu temel ihtilaf üreten konuları bir kenarda tutmak. Zeminle doğrudan ilişkili ve varlık sebebi değilse… Bunlardan bir tanesi siyaset. MİAD’da siyaset ancak bir etkileşim, kısa bir bilgilendirme kadar konuşulur, değerlendirilir, ötesine gitmez. Bu ahlâk oturmuştur.

‘KENDİ’ DİYE BİR ADAM YOK, MİAD DİYE BİR YER VAR

Malatyalılarda liderlik ruhu hâkim. Bu sebeple bir araya gelmeyenler MİAD çatısı altında buluştu. MİAD uzun vadeli, etrafına kattıklarıyla aynı zamanda referans oldu. Bu özelliğini nasıl kazandı?

MİAD’ın kendi siyaseti var. ‘Kendi’ diye bir adam yok, MİAD diye bir yer var. Ortam ve ortak kültür var aslında. Bunun inşasında İlhan Erdoğan hocanın çok büyük katkıları oldu. Yunus Bey’in birleştiricilik, tahammül zemini üretme, dostane ortam sağlama konusunda çok büyük faydaları oldu. Yunus Akdaş Bey’in en sihirli tarafı, akıllı insanları bir arada tutmak. Bu da zor bir şeydir. Bundan dolayı MİAD’da devam etmesi arzu edilen başkandır. Esprisi de yapılır, “İlelebet başkan, 49 yıllığına başkan.” gibi…

MİAD’DA FARKLILIKLARA TAHAMMÜL EDİLİR

Herkesin kendine göre eğilimleri ve siyasi tercihleri var ama MİAD’da kalın kalın ve ayrıştırıcı bir dil kullanılmaz. İş dünyasını ilgilendiren olaylar konuşulur, siyasî mesele de onun kadar dillendirilir. Onun dışındakiler ikili sohbetler ya da dış muhabbetlerde konuşulur. Kim kiminle etkileşme, kim kimden yararlanmak istiyorsa oralarda zaten doğal bir şekilde gider. MİAD siyasetsiz bir yer değil, siyasetin usulünce konuşulduğu, yaşatıldığı bir yerdir. Farklılıklara tahammül edilir. Buna hazır insanların gelip tutunduğu bir yerdir. Tahammülsüz insanlar tutunamaz. Yani benmerkezci, ben bilirimci, benim siyasetim en doğrusu, benimkisi en ideal düşünce, benimkisi en iyi fikriyat, benimkisi en doğru yol diyenler MİAD’da tutunamazlar.

ESAS İŞİMİZ, İŞADAMLARINA AÇIK KAPI OLMAK

İstanbul gibi büyük bir şehirde sürekli mücadele veren, çeşitli problemlerle yüzleşen Malatyalı işadamları, hemşehrileriyle rahat vakit geçirmek, zor zamanlarında dayanaşıbilecekleri bir yakınlık kurmak, tecrübe alıp verebileceği bir ilişki geliştirmek istiyor. MİAD bunu mu sağlıyor?

Toplantılar, gelen-giden, projeler temelde buna hizmet ediyor. Esas iş, işadamlarını bir arada tutan açık kapı olmak. Bunun için aidatlarını öderler. Sıkıntısı olduğu zaman onun için elini cebine atar, devam ettirir. İşadamlarının üyelikleri, bu tatminden dolayı.

Birkaç yılda bir hayır-hasenat yapılır, mutlu olunur. İsteyenler kendi ölçüsünce, imkânlarınca, müsait olduğu duruma göre katılır. Böyle bir ortak sevinç yaşanır, haz duygusu oluşur. Yürüyen işlerden dolayı arada birkaç proje çıkar, fayda üretir. Kapı açık olduğundan, insanlar bir araya geldiğinden, selamlaştığından, birbirini ziyaret ettiğinden ortaklıklar, işbirlikleri, tecrübe aktarımı doğar. Kız alır, kız verirler. Yani akrabalık doğar. Böyle bereketli bir ortam. Daha fazlasını zorlamanın bir anlamı da yok. İnsanlar daha fazla iş yapmak istiyorlarsa ona uygun yapılarda da bulunuyorlar. Sonuçta; yerel değerlerin bir araya getirdiği insanların açtığı bir kapı. Hem onlar, açıyor, yaşatıyor hem de açtıkları kapıda oturuyorlar, dostlarıyla muhabbet ediyorlar, tadına varıyorlar.

MİAD’IN YÖNETİMİNİN TEMELİNDE ZEKA VAR

İncelikli yönetilir, temelinde zeka vardır. Davet ve toplantı biçimi, karar alma, bunun uygulanması, kontrolü, organize olma şekli, her şey sahici ve doğal. Bir yandan da teknik. Güven verici, işlerin atlanmadığı, gerçekten yapıldığı, takip edildiği, kişilerin önemsendiği, alınan kararların bir şekilde sonuca götürülmeye çalışıldığı, yapılamayacak işlere ‘Evet’ denmediği, elendiği, az ama sürdürülebilir gündeme sahip bir ortam.

MİAD, HAYFENE KURMA GÖREVİNİ ÜSTLENİYOR

MİAD yönetim kurulu masası, işadamlarının hem kendilerinin katkı verdiği hem de başkalarının getirdiklerinden yararlandıkları bir sofra. Biz çocukken ‘Hayfene Kurma’ (Piknik yapma, kıra gitme) derdik. Herkesin elinde, avucunda ne varsa getirir, bir şeyler yer. Sevdiği bir şeyi başkası getirir, birlikte, sevdikleriyle yenir ama sonuçta mutlaka artardır. MİAD’da olan da bu. Masaya herkes kendi kurum kültürünü, geçmişteki birikimini, tecrübesini, beklentisini, mirasını getiriyor. Bir miktar da kazancından koyuyor, feragât ediyor fakat fazlası ortaya çıkıyor. Hem kendinde olmayandan yararlanıyor, hem kendinde olandan başkaları yararlanıyor hem de ortaya çıkan fazladan başkalarına fayda üretiliyor. Allah da bereketli kılıyor. Bugüne kadar böyle geldi.

MALATYA EĞİTİM BURSU PROJESİ, GÖNÜL BORCUNUN PROJESİ

MİAD, Malatya Valiliği’yle birlikte Malatya Eğitim Bursu Projesi'nin ortak kurucusu ve yürütücüsü. Bu girişimi bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Malatyalılar eğitime önem veriyor. Kazanan işadamları da gönüllerinde, gözlerinde kalmış en önemli şeye destek çıkmak istiyor, yani eğitimi tamamlatmak. Gönül borcu gibi. Bu yolda yürüyecek, azimli ama imkânı olmayan gençlere, kendisi doğrudan, cemaati, cemiyeti, derneği ya da vakfı üzerinden başvurmaları durumunda bir şekilde yardımcı olmaya çalışıyoruz. Birçok yere yetişememek gibi ciddi sıkıntılar yaşanıyordu. İşadamları sürekli eğitim bursu dağıtım yöntemi, dağınıklık, tekrarlar, suiistimallerden şikâyet ediyorlardı. Bizim masada da sıkça gündeme gelirdi bunlar.

İşadamları, emin oldukları, doğrudan doğruya burs alanlara ulaştıkları bir mecra olsun istediler. MİAD burs işine hiçbir zaman girmek istemedi. Eğitim bursunun hararetle gündeme geldiği yıl, Malatyalı vakıf ve derneklerin dağıttıkları burs miktarı çok düşmüştü, 2009, 2010 olmalı, tam hatırlayamıyorum. İşadamları, artık bazı konulardan cidden bîzâr olmuşlardı (bıkmak, usanmak). Örneğin; verdiği bursiyere, birkaç yerin burs verdiği ortaya çıkıyor. Kendi köyündeki derneğe ya da Malatyalı genel bir vakfa, bir de kendisi doğrudan veriyor. Köy, vakfı sıkıştırıyor, “Tümü bizden olsun.” diye. İşadamları bu sebeple iyiden iyiye sıkıntıda kalmışlardı. İstiyorlardı ki: “Ben köy derneği üzerinden şu kadarını vereyim ama kim olduğunu bileyim.” Yani gerçekten kişiye gitti mi, gitmedi mi? Diyorlardı ki: “Vakfın üzerinden de vereyim ancak şunları bileyim: Mükerrer değil. Gitti mi? Gerçekten hak eden aldı mı? Başka ihtiyaçlar değil de burs şeklinde değerlendirildi mi? Maksadına uygun şekilde kullanıldı mı?”

BURSUN KOORDİNASYON MERKEZİ OLDUK

“Biz kaynağız ama kontrol edemiyoruz. Bu işi yapan vakıf ve derneklerle ön görüşmeler yapılsın.” dendi. O vakit Naci Ekşi, Yüksel Çengel beyler harekete geçti. Burada Mustafa Küçük beyefendi de yer aldı. “Ben de olurum.” dedi. Dostlarımızı, bursiyerlerimizi incitmekten kaçınıyoruz. Kendimiz zorda kalmak istemiyoruz. Birçok işadamı, Adnan Başdemir ve Naci Ekşi, yani burs veren herkes tarafından dile getirildi. İki temel husus ortaya çıkmış oldu. Birincisi; vakıf ve dernekleri istişare ettik. Danışma, ortak akıl toplantıları yaptık. Arama toplantısıyla başladı. Sonra da çalıştaya, oradan da karara dönüştü. Yani, “Şu temelde problemleri çözelim, şurada dursun, eğer MİAD rol üstlenecekse de şu kabil bir rol üstlensin.” dendi. Bunlar ortak, deklare edilmiş, tutanakları olan kararlardı.

MİAD çok iyi evrak oluşturan, onları hafızasında tutan bir kurum. MİAD’ın burs sistemindeki problemleri çözecek bir modeli koordine etmesi üzerinden gelişmiş, ortaya çıkmış bir çalışmadır. Nitekim öyle oldu. Sistem tartışıldı, kafa yoruldu. Naci, Yüksel, Mustafa Küçük, Aziz Yeniay beylerin, benim ve ilgili birkaç kişinin, bu işle uğraşmış öğrenci derneklerinin de katkıları alındı. Hatta anketler yaptık, giderlerini belirledik, öğrencilerin dağılımını, yıllık mezuniyet miktarlarını çıkardık. Malatya içerisindeki ve dışarısındaki duruma baktık. İnanılmaz analizler, Türkiye genelinde çalışmalar yapıldı.

HAZIRLIK AŞAMASININ MASRAFLARINI LC WAİKİKİ, MUSTAFA KÜÇÜK BEY ÜSTLENDİ

Sınırları belli, ölçülü bir iş ortaya çıktı: “Bir platform kurulsun, bu platform burs vermeyi kolaylaştırsın. İşadamları kimi istiyorsa, hangi dernek ve vakıf üzerinden ya da doğrudan vermek istiyorsa bunlara olanak tanınsın. En önemli problem olan mükerrerlik önlensin. İşadamı ile öğrenciyi karşı karşıya getiren problemleri çözsün. İşadamının, ‘Acaba doğru kişiye veriyor muyun?’ tereddütüne cevap üretsin. En nihayetinde işadamı karar verici olsun. ‘Şuna veriyoruz’ biçiminde değil. Bu inisiyatifi vermek de işadamına bağlı. O sistem bir yandan da buna müsaade etsin. ‘Derneğime veriyorum 10 tane, vakfıma veriyorum 50 tane’ gibi.” Bütün bunları karşılayan, hakikaten Türkiye’nin en iyi, arka planda işleyen, çok az insan emeği gerektiren bir yazılım otomasyonunu da tasarladık ve yaptırdık. Bütün masrafların sponsorluğunu da sağolsun, LC Waikiki, Mustafa Küçük Bey’ler üstlendi. Bizzat gelip kafa yordu. Hala da sistemden en yararlı şekilde yararlanan, kullanan da LC Waikiki’dir, Tema Grup’tur.

İşin içerisine kamuyu kattık. Bir yasal düzenleme gereği vardı, onu yaptık. Torba Yasa içerisine koydurup Meclis’ten de geçirilmesini sağladık. Gerçekten ciddi bir çaba gösterdik ve bu sistemin önü açıldı. Şehirler bizi örnek aldı.

MİAD, MALATYALILARA ÇÖZÜM HEDİYE ETTİ; 1.500 ÖĞRENCİNİN BURS ALDIĞI BAŞKA BİR MODEL YOK

Biz, “Olsun.” diye değil, probleme çözüm bulmak için elimizden geleni yaptık. Ortaya bir sistem koyduk. Vakıf ve derneklerimiz, Malatyalılar, işadamları eğer uygun buluyorlarsa bu sistemi kullanırlar, bulmuyorlarsa eski usûlle, bildikleri yöntemden devam ederler. Kimsenin mecburiyeti yok. Malatya’da en çok bursu veren, en sağlıklı, en güvenilir, en az sorgulanan biçimde dağıtan sistem, bu sistem. Bu, MİAD’ın sistemi değil. Oluşturulmasındaki temel dinamo yapı MİAD olmuştur. Arapgir, Akçadağ, Doğanşehir ve İzollu gibi bir çok dernek ve vakıf da bu işin içerisine katıldı. Sistem yenilenebilir, değiştirilebilir, iptal de edilebilir. Malatyalılar, işadamlarımız nasıl uygun görüyorsa. MİAD, Malatyalılara bir çözüm hediye etti. Kendisi burs vermeye girmedi, bu zaten doğru bir şey de değildi. Prensip olarak önceden vermedi, vermiyor, vermeyecek de…“Şüyuu vukuundan beter.” derler ya. MİAD’ınki iyi bir model oldu. Elbette her derde deva bir sistemi tasarlamak insanın elinde olan bir şey değil. Teknolojik olarak iyi çözümlenmiş sistemimiz, Allah’a şükür işliyor. Kullananlar da son derece memnun. Şu an 1.500 öğrenci burs alıyor. 1.500’ten daha fazla burs alan bir başka model var mı, Malatyalılar arasında?

MALATYA, TÜRKİYE’NİN ORTALAMA AKLINI TEMSİL EDİYOR

Malatya, Türkiye’nin ortalama aklını temsil ediyor. Türkiye siyasetinin temel eğilimlerini yansıtıyor. Malatya’ya baktığınızda Anadolu’nun, Türkiye’nin ortalamasını görürsünüz. Katılır mısınız?

Elbette, aynıyla. Malatya’da ortaya çıkan şey; aslında Türkiye’nin aklıselimidir. Bunu rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz. Malatyalılar girişimcidir, bulundukları yerde lider karakterli oldukları için ön plana çıkarlar. Sektörlerinin önde gelen şirketlerinin sahipleridir. Tanınmış işadamları arasında Malatyalılar çoktur.

BATTALGAZİ RUHU, MALATYA’DA HALEN YAŞIYOR

Benim Battalgazi ruhu, aklı ve siyaseti dediğim bir şeyin Malatya’da halen, tarif edilmemiş, kitabı yazılmamış, fazla analiz edilmemiş biçimde yaşadığını düşünüyorum. Yani Anadolu’nun derin aklını ve ruhunu temsil ediyor Malatya. Böyle birkaç şehir var. Malatya belki de bunların en önemlilerinden. O yüzden Türkiye’de siyasetçiler, yöneticiler, devlet adamları Malatya’yı çok önemserler. Malatya’dan çıkan ses, Malatya’da üretilen rıza, başka şeylerin göstergesi olur.

Malatya kuruluşundan bu yana, Hititler döneminde bile önemli merkezlerden bir tanesi. Mısır, Mezopotamya ve Anadolu, o zamanlar dünyanın üç büyük merkezi. Malatya, 3 güç odağından, Arslantepe Höyüğü sebebiyle Hititler’in de önemli merkezlerinden bir tanesi. Bu, tarihte devam ediyor. İslam fetihleriyle birlikte Malatya sınır boyu, serhat şehri olunca yeniden önem kazanıyor. Peygamber torunlarından Seyyid Battal Gazi de Müslüman nüfusun liderliğini yapmak üzere Malatya’ya yerleşiyor. Malatya halife eliyle ‘mini devlet’ oluyor. Süryaniler, Ermeniler ve Müslümanlar var. Müslümanlar, barış kurucu, Fırat’ın öte yakasıyla sürekli mücadele eden, askeri bir merkez olarak beliriyor. Battalgazi hikâyelerinde anlatılır. Eskişehir’e kadar yayılan efsanesi vardır. Mezarı gerçek midir, Eskişehir’de midir, Malatya’da mıdır, o bile tartışılır. Ancak Battalgazi’nin ruhunun, zihniyetinin Malatya’da olduğuna hiç şüphe yok.

MALATYA’NIN BÜYÜK ŞAHSİYETLERİ, SİMALARI VAR

İslam’a giren, Müslüman olan Türklerin en önemli boylarından bir tanesi Kıpçaklar, Malatya’ya yerleşmiş. Eski Malatya’daki kalenin her bir kapısına bu 9 boyun isimleri verilmiştir zaten. Malatya Türkçesi, Kıpçak Türkçesi’dir. Süryaniler sonradan azalıyor, terk ediyor. Ermeniler kalıyor, onlar Osmanlı’da da ‘Millet-i Sadıka’ diye anılır. Onların da son derece kardeşçe yaşadıkları bir yer Malatya.

Kültüründe önemli katkısı olan büyük şahsiyetler, simalar var. Muhyiddin İbnü'l-Arabî Malatya’dan evlidir, eniştemizdir. Sadreddin Konevî, Malatya’da doğmuştur. İdris-i Bitlisî, Niyâzî-i Mısrî, Somuncu Baba vardır. Artı son dönemdekiler…Bütün bunlar hem kendileri bir kutup hem bir zihniyet dünyası inşa etmiştir hem de bazı alışkanlık ve davranışların geliştirilmesi ve yaşatılması, aşılanmasında önemli etkileri olmuş insanlar. Malatya’da bu çok konuşulur olmasa da hala yaşıyor. Malatyalıların liderlik ruhu ve özgüven duygusunun altında bu kabil besleyici, geçmişten gelen şeyler olduğunu düşünüyorum. Yani biyolojik genetik gibi bir zihniyet, tutum, ahlak genetiği vardır. Zihniyet genetiğinde dünyayı anlama, algılama, ontolojik yani derinlemesine bakma, varlık-yokluk sebebi görme gibi şeyler Malatya’da çok vardır.

Malatya önemli fikir akımları çıkarmış ya da o akımlardan etkilenerek onların öncülüğünü yapmıştır. Mutezile’nin (İslam dininde bir itikadi mezhep) önemli temsilcilerinden Hasan Basri’yi de anmak lazım. Malatya'nın kültüründe Hasan Basri'nin de yeri önemlidir. Tasavvufun bir yığın önemli temsilcisi de Malatya’dan çıkmış, geçmiş, oturmuş, akraba olmuş, bir şekilde gelmiş. “Malatyalıların bu girişimci ruhunu destekleyen karakter yapısının altında ne yatar?” sorusunun cevabı bana göre bunlar. İlmi bir birikim var, ontolojik sorulara cevap verebilen, bu anlamda da dünyayı okuma konusunda kendine göre fikri altyapısı olan bir geçmiş var. Üstelik yerli, doğal bir havuz. Bunu Battalgazi çok belirgin kılmış. Özgüveni alttan alta besleyen bir çorba, çanak.

HRANT DİNK, BU TOPRAKLARIN EVDADIYDI; BİZE YAR ETMEDİLER

Malatya’nın geleneğinde, yaşamında barış ve uzlaşma yüzyıllardır var. MİAD’ın ev sahipliğindeki ‘Malatya Kültürü Neyi Anlatır’ adlı söyleşiden 10 yıl sonra, Ocak 2016’da düzenlenen ikincisinin moderatörü emekli bürokrat, şair-yazar Cumali Ünaldı oldu. 2006’da merhum Hrant Dink’i davet ettiklerini hatırlatmıştı…

Hrant Dink bu milletin namusuydu. Millete emanet edilmiş, yetimdi. Öldürüldükten sonra ayakkabılarının altındaki deliği ilk gördüğüm zaman yüreğim parçalandı. Başkalarına hizmet etseydi varlığa boğulabilecekken ait olduğu topraklara mensubiyetini değiştirmiş olsaydı, birileri için işlevsel hale gelseydi başka türlü hayat sürebilirdi. Ama o bedeniyle ödediği bir yol tuttu. Bu milletin kaderindeki ortaklığı hiçbir zaman bitirmedi. “Bu topraklar benim topraklarım. Bu millet, benim milletim.” dedi. Müslüman-Hristiyan, Türk-Ermeni ayrımını görmedi. “Kardeşiz. Benim Ermeni olmam buna engel değil.” dedi.

İlla bunu söylemesi değil, tutumu bunu diyordu. Son derece değerliydi, ben de sonradan tanıdım. Düzgün bir hemşehrimizdi. Bu ülkenin bir değeriydi. Zaten o yüzden başkalarına yaramadı, bize de yar etmediler. Bizim sahici ve samimi Ermenilerle köprümüzdü. Eğer bir problem var ve onun için çözüm konuşacaksak gerçek bir aracıydı. İki tarafı da çok iyi bilen, durumu çok iyi anlayan, tutumunu da iyi belirleyen, bu toprakların evladıydı. Bizim kadar bu toprakların sahibiydi. Bunu konuşmak dahi beni utandırıyor. “Bizim kadar.” demek bile ayrım gibi geliyor bana. Başka türlü izah edemediğim için böyle söylüyorum. Bu toprakların esas sahipleri içerisindeydi, bizdik yani o. Doğrusu bu: “Bizdik.”

Biz imparatorlukken bunları konuşmak ayıptı, doğru bir şey değildi. Kimsenin aklına gelmezdi. Sonradan travma yaşadık. Çocukluğumda içinde bulunduğumuz atmosfer bize yanlışları da doğal ve normalmiş gibi gösteriyordu. Bizim memleketin kimyası o kabil ayrımcı, nasyonalist tutumu büyüten şeyleri besleyecek bir ortam da değildi. Mesela; babamın ustası Kirkor Usta’dır. Babam her bayramda giderdi, “Oğlum elini öp.” derdi. Hürmet eder, saygı gösterirdi. Ta ki vefat edene kadar mutlaka uğrardı. Acayip hürmet gösterirdi, onun çıraklığını yapmıştı. Yani bir ayrım görmezdi.

HRANT, BU MİLLETİN İKİ TARAFIYDI

Uluslararası siyasetin, Türkiye’ye yönelik hesaplarının kurbanı olmuş, bir milletin iki tarafıydı. Aynı şeyi bugün tekrar ediyorlar. Hrant’ın da üzerinde durduğu buydu. “Bizim kendi tecrübemiz üzerinden Kürt kardeşlerimi uyarıyorum. Aynı yanlışa düşmesinler.” demesinin sebebi tam da buydu. Nitekim bunu dediği için PKK’lı hackerlar ki görünümü oydu, bizim sitemizi bir hafta hacklediler. Bir türlü kurtaramadık, epey uğraştık. “Niçin bu adamı getirdiniz? Kürtlere bunu nasıl der.” gibi şeyler vardı. Ardından Hrant Dink öldürüldü. Belli ki bu toprakların kaynaştırıcı, bir araya getirici, ortak kaderi inşa edici herkese düşman bir yapıydı bu. Tepki gösteren, sitemizi hackleyenler de oradandı. Onu öldürenler de bizim sitemiz üzerinden saldıranlar da PKK’lı görünümündeydi, Kürt kavmiyetçiliği yapıyorlardı. Kürt nasyonalizmini besleyip bu toprakların bölünmesinde görevliydiler. Onu öldürenler de güya bu toprakların Türk nasyonalizmi emeline Hrant uymadığı için onu öldürüyorlardı, görünürde!

Biz anlıyoruz ki hepsi hesaplı-kitaplı Türkiye’nin gördüğü operasyonların parçası, kurban da Hrant. Hrant bizim hemşehrimizdi, kaderdaşımızdı. Hikayesini öğrendikçe yüreğimizin parçalandığı hain bir saldırıyla gitti. Cenazesi üzerinden ciddi bir istismar oldu. Halen yıldönümlerinde var. Yine döndürüp bu milletin bölünmesi, bu topraklarda kardeş kanının akıtılması, kavganın çıkması için malzeme yapılmaya çalışılıyor Hrant, insan buna üzülüyor.

MALATYA, TÜRKİYE KARMASINI TEMSİL EDİYOR; O YÜZDEN HEDEF SEÇİLİYOR

Hamido suikastı, Malatya’daydı. 28 Şubat sürecinin merkezi Malatya’ydı. Keza Zirve Yayınevi katliamı Malatya’da oldu. 15 Temmuz hain darbe girişiminde pilot bölge seçilen üç ilden biri Malatya idi. Malatya üzerinden oynanan oyunları nasıl yorumluyorsunuz?

Türkiye’nin yakın siyasi geçmişini anlatan kitapları okuduğunuz zaman anlıyoruz ki Malatya kimyası sebebiyle, yani Anadolu’nun ortalamasının, bir de millet karmasını (mezhep, milliyet vs.) temsil eden önemli yerlerden. Bir de şuur var. Malatya bu anlamda hedef seçilmiş, laboratuar olarak görülmüş, uğraşılmış da. Türkiye’de üç şehri böyle seçmişler: Trabzon, Hatay, Malatya. Buralar aslında avantajlı iller. Bizim medeniyet dili, geleceğe yönelik kader geliştirebileceğimiz yerlerken birileri tam tersi hesap kurmuş buralarda. Fitnenin çıkarıldığı, toplumsal fay hatlarının oynatıldığı, kardeşin kardeşe kırdırıldığı, ilk ateşin yakılacağı yerler gözüyle bakmış, ona göre davranmışlar.

Bütün bu olayların altında bir operasyon arzusu var. İzahı bu. Ortada yani anlatılanlar da bunu doğruluyor. Papa’nın tetikçisinin (Mehmet Ali Ağca) Malatya’dan seçilmesi, alevi-sünni ve Hamido gibi bir yığın meselenin Malatya’da çıkarılması, bir kabil arzunun ürünü. Planlı, programlı.

Biz memleketimizi doğduktan sonra, okullarda öğreniyoruz. Yaşadığımız şeylerden ibaret biliyoruz. Oysa bize saldıranlarda yüzyılların hafızası var. Yani bu milletin geçmişinde, kaderine biçim veren, milletlere rol dağıtan adamların hesapları var. Biz kendi hayatımızı yaşarken onlar bize rol biçiyorlar. BBC’nin gelip röportaj yapması, Türkiye’de ayrılıkçılığı tetiklemek, fitne ateşini yakma amacını taşıyordu. İşledikleri konular şuydu: Kendi tezlerini uluslararası alanda görünür kılmak, Türkiye’yi istikrarsız ve yatırıma müsait olmayan, geleceği bulunmayan, bölünmenin eşiğindeki bir ülke olarak sunmak, mevcut hükümetin, iktidarın ülkeyi kaosa sürüklediği, batıyla çelişkili ya da uyumlu olmayan politikalarının aslında içeride de onaylanmadığı, içeriyi de ateşe sürüklediği, müdahale edilirse de bunun haklı olacağı, Türkiye’deki bağımsız politikaların batılı güçlerle çatışma ürettiği hem de içeride huzur ve istikrar bırakmadığı... “İşte bakın, olan bu. Biz sizin arkanızdayız. Vuruşun.” diyorlar yani. Bu oyuna gelmemek lazım.

ÇOK KAZANMAKTAN ÖTE İDEALLERİNİ GERÇEKLEŞTİRMEYE ÇALIŞAN BİRİYİM

Ahmet Turan Koçer vizyonu ve misyonu olan, kapasiteli biri. Dolayısıyla işadamlılığı hususunda müsait zemini olan bir insan. Hemşehrileriniz sizi daha yukarılarda görmek istiyor. Neden kendi işinizle daha az alakadarsınız?

Bir yönetim danışmanlık şirketim var. Orada da stratejik yönetim, performans geliştirme, iş süreçlerinin iyileştirilmesi üzerine hizmet veriyoruz. Kamuya odaklandık. Ben çok kazanmaktan öte herhalde rüyasını, ideallerini gerçekleştirme yolunda yaşayan birisiyim. 5 çocuğum var, sorumluluklarım var. Bir yandan bunu yerine getirmeye çalışıyorum, bir yandan da aslında beni benimle barışık kılan bir yolda yürüyorum.

Bunları ben seçmiyorum. Her şey, ‘takdir-i ilahi’ denilecek şekilde gidiyor. Orada, burada, başka bir yerde görev almak… MİAD’ta da görev üstlenmek, benim arayıp, bulup, seçtiğim bir şey değildi. Hayatın teklif ettiği işe ‘Evet’ oluyor demek ki cevabımız. Hamdolsun, ben hayatımdan memnunum, bir sıkıntı görmüyorum. Yüksek yerlerde gözüm yok, layık görülmek elbette mutlu ediyor. (Tebessüm ediyor) Hepimiz biliriz ki yüksek dağın ona göre de karı olur. Allah onu kaldırabilene verir. En yararlı olduğumuz yer dağın etekleriyse orada çiçek açarız. Zirvesiyse onu bilemiyorum. Allah kaldırabileceğimiz yükü versin. Bunun benim açımdan başka bir izahı yok.

Dışarıdan bakılınca kimisi münasip bulur, kimisi bulmaz. İnsan kendiyle ilgili değerlendirme yapmakta zorlanır. Dediğim gibi, hayat bir şeyi teklif ediyor, bakıyorum, yürüyoruz, ‘Evet’ demişiz. Arayıp bulduğumuz bir şey yok. Tüccar değilim ama ticari hayatın içerisindeyim. Allah’a şükür iş alıyoruz. Ufak-tefek kazancımız var, neyse evimizi geçindiriyoruz, çocuklarımızı okutuyoruz. Çok kazansam rahatsız ederdi beni. Çok proje ürettiğimde daha çok mutlu oluyorum. “Çok paramı, çok proje mi?” dedikleri zaman kesinlikle paranın üzerinde bir çarpı duruyor. Yaşadığım ve tecrübe ettiğim için söylüyorum. Hemen proje, gözlerimi fal taşı gibi açar.

BİZDE HİZMET ETMEK BAKİ

Mühendisim, kurtulması gereken bir ülkenin atmosferinde, kompleksleri olan, bunu sonuna kadar tadan bir ortamda büyüdük. Hep geriydik. Şanlı bir geçmiş, büyük bir tarih vardı aslında. Bu bir rüya gibiydi. El uzay yürüyüşleri yapıyordu. Bizse elektrik kesintilerinde gaz lambasının pompasını çalıştırma peşindeydik. Günde bir saat gelen elektrik, sonradan bir saat kesilene dönüştü. Türkiye de özgüven de değişti, gelişti. Bugünlere geldik. Bizde hizmet etmek baki. Yararlı olmak, proje üretmek, kendimizden öte ortaya çıkan sonucun güzelliğiyle avunmak. Vakti zamanında, “Bu işi yapacağına tekstile girsen şimdi paraya boğulmuştun.” demişlerdi. Evet doğru. O zaman söylerlerdi: “Ya boşver, ne kadar uğraşıyorsun sen.” Tekstil sektörüne kim girse ki üstelik sermayesiz, insanlar müthiş paralar kazanıyor. O zaman kendimizle yüzleşmiştik, ortaklar da benim gibiydi yani. “Tekstil bizim işimiz mi? Çok para olabilir. Biz bu işi seviyoruz, buradan devam edeceğiz.” demiştik. O zaman da para kazanıyoruz, tekstile yatırıp oradan devam ettirsek 10 katını çok daha hızlı kazanacaktık.

“Ama bizim işimiz daha önemli, yaptığımız işi güzel yapalım. Burada fayda üretiyoruz. Öbüründe çok kazansak bile mutlu olmayız.” diye düşünmüştük. Tabii ki tekstil kötü olduğundan söylemiyorum, biz kendimize uygun bulmamıştık. Bu değerlendirme kınanabilir. Zaman zaman sıkıntı çektiğimizde, “Ya kardeşim, bu nasıl bir şey.” dediğimiz zamanlar olmuyor değil. Fayda ürettiğimizde, proje, uygulama yaparsak, ortaya bir şeyler çıkarsa tatmin oluyoruz. Onu yaşadığımız zaman mutlu oluyoruz. Herkes fıtratına uygun yaşarsa mutlu olur. Izdırap çektiğimiz dönemlerde yüzleştiğimiz şeyler sebebiyle bunu fark ettim. Geçimimizi sağlıyorsak, bazı ihtiyaçlarımızı gideriyorsak, işimiz onore ediciyse ne mutlu. Yoksa, “Potansiyel ve imkânı var da kendini heder ediyor.” diye düşünen varsa, olabilir, o da başka türlü bir değerlendirme. Zaman zaman insan kendisi için de bunu düşünür. 

 

RÖPORTAJ: MURAT ÇETİN

 

Diğer Haberler