MİAD İŞ DÜNYASI RÖPORTAJLARI-1

“Vatanımız için, bayrağımız için ve geleceğimiz için çalışmalıyız” “Sektörümüzün sıkıntılarını aşmak için gayret gösteriyoruz” “MİAD, hem rehberlik, hem de teşvik ediyor” “MİAD’la geleceğe daha emin adımlar atıyoruz”

Malatyalı İşadamları Derneği (MİAD) Yönetim Kurulu Başkan Vekil Mehmet Zeki Baykal ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Mehmet Zeki beyin Zeytinburnu’daki ofisinde gerçekleştirdiğimiz sohbette, kendisiyle ilgili özel bilgiler, sektörünün geçmişten günümüze yaşadığı gelişmeler, ülke ekonomisinin durumu ve MİAD’la ilgili düşüncelerini aldığımız Mehmet Zeki Baykal, “Ülkemizin, ilimizin, ilçemizin ve köyümüzün geleceği için en iyiyi en güzeli istiyor ve o bilinçle hareket ediyoruz. Bu çalışmalarımızda bize rehberlik eden ve bizi teşvik eden bir derneğimiz var. Derneğimiz, kuruluşundan bugüne kadar üyelerinin önüne hedefler koymuş ve bu hedeflere ulaşmak için de önemli çalışmalara imza atmıştır.” dedi.

Sayın Baykal, öncelikli olarak, bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederek sohbetimize başlamak isteriz. İş hayatındaki başarınız ve sivil toplum örgütlerindeki aktif çalışmalarınız sebebiyle tanınan bir insansınız. Sizi bir de kendi sözlerinizle okuyucularımıza tanıtmak isteriz. Mehmet Zeki Baykal, kimdir?

Malatya Kale’de 1962 senesinde dünyaya geldim. Evli 3 çocuk babasıyım. İstanbul’a geldiğimiz 1973 senesinden bugüne kadar hep bir mücadele içinde oldum. Yaklaşık 43 yıllık İstanbul yaşantımız boyunca Malatya ve Kale’yle irtibatımızı hiç koparmadık. Sene içinde fırsat buldukça memleketimize gidip geliyoruz Babam halen memleketimizde çiftçilikle uğraşıyor. 1973-74 yılında Çarşıkapı’da Divan Ali Sokak’ta bir işhanının odabaşılığını aldık. Hemen hemen bütün Malatyalıların bildiği gibi hemşerilerimizin kimisi odabışılığı, kimisi çaycılığı, kimisi hamallığı, kimisi de tekstil sektöründe çalışmayı seçmiştir. Malatyalıların her ilçesinin ayrı bir sektörü vardır. Bizim Kale’de de ağırlıklı olarak odabaşılık ve dericilik vardır. Çarşıkapı’daki bahsettiğim işhanının odabaşılık işinin yüzde 50’si bizde olmak üzere yüzde 25’lik payı olan 2 ortağımızla beraber halen sürdürmekteyiz. İstanbul’a gelmeden önce Kale’de ilkokulunu bitirmiştim. Ortaokulu ve liseyi İstanbul’da okudum. Üniversiteyi dışarıda okudum. Psikoloji alanında diplomamı aldım. Ortaokul ve lise yıllarımda bir yandan okuyordum bir yandan da çalışıyordum. Ayakkabı kalıbı ve deri sektöründe çıraklık yaparken garson olarak da babama yardım ediyordum. 1973-74 yıllarında bekar odasında kalıyorduk. 30 metrelik bir odada 10-15 kişi yatıp kalkıyorduk. O günler sıkıntılı gözüküyordu ama insanlar huzurluydu. İnsanların birbirine karşı sevgi ve saygısı vardı. İnsanlar aynı yatağı, aynı tabağı, aynı bardağı paylaşırdı. 10 kişi aynı tabağın içinden yemek yerdik. O samimiyeti o güzelliği şimdi 5 yıldızlı otellerin lokantalarında bulamazsınız. Yediğimiz içtiğimiz daha keyifliydi. Fakirlik vardı ama huzur da vardı. Ülkemizin tamamında fakirlik yaşanıyor ancak herkes birbirine insanca davranıyordu. Allah bir daha o fakirliği göstermesin ama yine aynı huzuru göstersin bizlere. Babamın yanında çay satıyorduk. O zaman o işhanında günlük 3 bin çay satılırdı. İşhanının 30 metrekarelik yerlerinde 10-15 kişi çalışırdı. Aynı iş hanında 8-10 sektörden dükkanlar vardı. Bir kuyumcu, bir teksilci, bir gümüşçü el emeği, göz nuru işler çıkarırlardı. O 30 metrekarelik yerlerden 10-15 kişi ekmek yerdi. Şimdi de o işhanında çeşitli sektörlerden dükkanlar var ama o dükkanlarda artık 1-2 kişi çalışıyor. O günden bu zamana gelirler azaldı. O zamanlar insanlar mutluydu. Ülkemiz fakirdi. Benzin kuyrukları, tüp kuyruklarını yaşardık. O dönemlerde cebinde bir doları veya yabancı sigara olan insan cezaevine atılırdı. Rahmetli Özal geldiğinde 83’lerde o durumlar biraz düzeldi.

Sayın Baykal, yoksulluktan bahsediyorsunuz. Ancak bu yoksulluk içinde insanların birbirine olan muhabbetini de aktarıyorsunuz. İnanın o dönemlerin çok azını görmüş bir kardeşiniz olarak, anlamakta güçlük çekiyor ve merak ediyorum. O zamanın iş hayatını ve insanlarını biraz daha açarak anlatabilir misiniz? 

O zamanın gençliği üretirdi. Şimdiki gençlik tüketiyor. O zamanlar hanımlar pek çalışmazlardı. Zaten çalışmalarına da gerek yoktu. Çünkü 7’den 70’e erkekler evinin ekmeğini getirirdi. Herkes üretime bir şekilde katkı sağlardı. Bugün üreten gençlik yok. Ailesi ve ülkesinin ekonomisine en küçük bir katkısı olmayan 20 yaşında gençler var şu anda sokaklarda. Ailesine katkısı yok, üretime katkısı yok. Tüketen bir nesil geliyor. Eskiden insanlar tencerede pişirip kapağında yerlerdi. Bir çeşit yemek gelirdi sofraya ama o yemek istekle, neşeyle ve alın teriyle pişerdi. Herkes üretimin bir ucundan büyük bir şevkle tutardı. Ülkemizin örf, adet, gelenek ve görenekleri farklıdır. Kendi ilimizin, kendi ilçemizin gelenek ve göreklerini yaşatmaya çalışıyorduk. Bizler misafirperver insanlarız. O dönemlerde mutluluk vardı. Şimdi üretmeden tüketmeyi öğrenen bir gençlik geliyor arkamızdan.

 

İş ve eğitim hayatınızı aynı anda sürdürdüğünüzden bahsetmiştiniz. Bu konuyla ilgili detayları da almak isteriz.

Deri sektörüne istanbul’a gildiğimizde başlamıştık. Parça üzerine çalışıyorduk. O günden bu güne kadar deri işine devam ediyoruz. Daha önce de belirttiğim gibi Kaleli hemşerilerimizin büyük bir kısmı da deri işiyle iştigal ediyordu. O dönemlerde deri işimiz genellikle ayakkabı üzerineydi. Ayrıca parça deri işi yapıyorduk. Deri sektörünün konfeksiyon ağırlıklı kısmı gayrı müslimlerin elindeydi. Mercan’da ağırlıklı olarak dericiler vardı. Zaten İstanbul denilince Beyazıt, Gedikpaşa, Mercan akla gelirdi. Yani Eminönü’ydü İstanbul. Laleli’de, Nişanca, Kumkapı ve Küçük Ayasofya’da ağırlıklı olarak aileler oturuyordu. Büyük organize sanayi bölgeleri yoktu o dönemde. Kapalıçarşı İstanbul’un en büyük alışveriş merkeziydi. Babam amcamla birlikte, parça deri işine giriyordu. O zaman, Afganlar parça derileri alıp Zeytinburnu’da dikerlerdi. Kürk minderler, eldivenler ve çocuk giysisi işleri yaparlardı. Daha sonra 75-76 yılında deri işine başladık. Babam ve amcam deri tüccarlığına başladılar. Ben de 75’lerde ayakkabı kalıp işine çırak olarak girdim. Ayakkabı kalıbı ağaçtan yapılırdı. Askere gittikten sonra ben de aynı sektöre girdim. İzmir’de ortağımız vardı. Yüzde 70’i ortağımızın, yüzde 30’u da babamlarındı. O fabrikada çıraklık yapmaya başladım. Amcam ve babam deri tüccarlığına devam ediyorlardı. İzmir, Manisa Kula, Kazlıçeşme, Uşak’tan deri alıyorlardı. 1985 senesinde İzmir’deki fabrikadaki hissemizi ortağımıza sattık. O parayla Uşak’taki fabrikamızı kurduk. O fabrikamız 2005 yılına kadar devam etti. Biz de 95 senesine kadar tüccarlığa devam ettik. Bu alanda Türkiye’de ilk 5 firmadan biriydik. Yaklaşık 100 tane fabrikadan deri alıyorduk. 1995 yılına kadar ihracata ağırlık verdik. O dönemde Sovyetler Birliği dağıldı. Oradaki ülkelerin insanları Türkiye’ye gelerek alışveriş yapmaya başladılar. Mardinliler, Urfalılar, Adıyamanlılar da bizim sektöre girmeye başladı. Kimisi ineğini sattı, kimisi tarlasını sattı sektöre girdi. Gelip Beyazıt Laleli’de Ruslarla ticaret yapmaya başladılar. Alt yapısı olmayan işi bilmeyen insanlar bu sektöre girdi. O dönemde Ruslar da deriden anlamıyorlardı. Nasıl ki bizde bir evin bir araban olsun yeterse Ruslar’da da bir deri ceketinin olması yetiyordu. Onlar için en büyük lüks buydu. Sektörde para akışı çok çok iyiydi. Bütün bunlar olurken sektörün ihracat işi bitti. Ruslar bizi kalitesizliğe yöneltti. İşi bilenle bilmeyen bir kefeye konuldu. Çuvala koyup gönderdiğin her şeyi satın alıyorlardı. İhracatta ise her ürün gitmezdi. Kalite ön plandaydı. Ruslar’dan dolayı ihracat da bitti. Yaklaşık 7-8 seneden sonra herkes piyasayı bitirmişti. 1998’de büyük bir kriz di bu. 1994'teki 5 nisan kararlarını da yaşamış olduğumuz için biz ayakta kalmayı başarmıştık. “Ben çok para kazanacağım” mantığıyla hareket eden ve köyündeki ineğini tarlasını herşeyini satan insanlar, o krizlerle her şeyini kaybetti. 1998’de herkesin elindeki gitmişti. Bilinçli üretim yapılmış olsaydı belki şu anki sıkıntılar da olmazdı. Kalitemiz düştü. Bu kez kopyalara başladık. İtalyandan, Franasız’dan kopyalar yaptık. Şu anda Çin’in yaptığını o dönemde biz yaptık. Zamanla sektörümüz gelişti. AR-GE çalışmalarına ağırlık verildi. Kendimiz üretmeye başladık. Tasarımlarımızı artırdık, üretimimizi daha da geliştirdik. Ama bu kez de pazar daralmıştı. Rusya ve Avrupa pazarları beşer yıl arayla krizlere girdi. Haliyle durum bize de yansıdı. Evet ülkemiz büyük sıkıntıya girmedi ama bizim sektörün en büyük pazarları krize girmişti. 5 yılda bir krizler devam ediyor. Tekstilde de, deride de, ayakkabıda da sıkıntı devam ediyor.

 

Deriye rağbet azaldı diyebilir miyiz?

İklim değişti aslında. Mesela Rusya’ya 95’lerde Ağustos’ta insanlar üşüyordu. Şimdi İstanbul’un havası neyse Rusya’nın havası da aynı. Erzurum’u düşünün eksi 20’yken Moskova İstanbul’la aynı ılıman havada. Sibirya’da eskiden 8 ay soğuktu şimdi öyle değil. Eskiden insanların ihtiyacı olan deri, artık lükse geçti. Hava sıcaksa kürk giyilmez, deri ceket sizi ısıtması için giyersiniz. Ancak yine de bitmiş değil. Daha iyi ve kaliteli ürün yapmaya yöneldik. Eskiden 2 kiloluk bir deri yapıyorduk. Şimdi 200 gramlık deri yapıyorsunuz. Aynen bir gömlek gibi oluyor bunlar. Dolayısıyla maliyet artıyor ama fiyat alamıyorsunuz.

 

Sektörünüzdeki sıkıntılar, sizi başka arayışlara itmiyor mu?

Kendi sektörümüzde ilk olarak denemeler yapmamız gerekiyor. AR-GE’yi çalıştırıp sektörün içinde kalmaya çabalıyoruz. Zaten akşam karar verip, sabah da gelip dükkanı kapatamazsınız. “Bugün kapatıyorum” deseniz en az 5 yılınızı alır. Sektörden bir anda çekilemezsiniz. Geçen seneye kadar 400 kişiyi istihdam ediyorduk. Çorlu’da iki tane fabrikamız var. İşyerlerimiz tamamiyle kendimize ait. Kirada değiliz. Geçen sene Rusya ile yaşanan uçak krizi sebebiyle 250’ye yakın çalışanımızı işten çıkarmak zorunda kaldık. Rusya ile ilişkiler Ramazan Bayramı’ndan itibaren düzeldi ama eskisi gibi olmuyor tabii ki. Daha önce az olan denetimler iyice arttı. Bakın turizmle ilgili örnek vereyim. Turizm bitti. Turizm bittiği zaman, giyim kuşam, yiyecek içecek de etkilenir. Turizmin bitmesinin iki sebebi vardır biri terör olayları, diğeri de Rusya’yla olan ilişkelerin kötüleşmesidir. Almanya’ya gidiyorsunuz, İngiltere’ye, Fransa’ya veya italya’ya gidiyorsunuz Diyarbakır veya İstanbul’daki küçücük bir olayı öyle abartıyorlar ki, her şey batmış bitmiş gibi gösteriyorlar. Bunu düzeltmek adına devletimizin bir şeyler yapması lazım. Mesela siz Irak, Suriye, Libya veya Afanistan’a turistik bir geziye gider misiniz? O ülkeler sıkıntılı olduğu için gitmezsiniz. İşte Türkiye’yi de Avrupa’da böyle gösteriyorlar. Sanki o ülkelerdeki gibi bir hayat varmış gibi, Türkiye yıkılmış gibi gösteriyorlar.

 

Türkiye’de hemen hemen bütün sektörlerde gördüğümüz bir açıp hesap çalışma sistemi var. Hiçbir teminat alınmadığı halde, mal gönderiliyor. Parası sonra alınıyor. Buna kısaca taviz diyebiliriz. Ticarette, bu tavizi vermeden, olumlu sonuç almanın yolu yok mu?

Bakın biraz önce bir şey söyledim. İhracatımız iyiydi eskiden. Rusların gelmesiyle ihracatımız bitti demiştim. İhracat yaparken, 6 aylık ve 4 mevsimlik iş programımız vardı. Modayı da işleri de ona göre ayarlıyorduk. İşimiz önümüzdeydi. Şu anda ise ne yaptığımızı bilmiyoruz. Rusların gelmesiyle sıkıntılı bilinçsiz ticaret yapıldı. Açık hesap verilmeye başlandı. Bir hemşerimiz gelse 100 lira borç istese vermiyoruz. Bir Rus geldiği zaman 100 bin dolar borç veriyoruz. Adam telefonunu atsa bir daha bulmanızın imkanı yok. Bu işe giren insanlar bu şekilde ciddi tavizler verdiler. Bu insanlar zararını gördüler. 2015 yılında da biz zararını görmeye başladık zaten. Bilinçsiz ticaret dünyanın hiç bir yerinde yok. Açık hesap çalışma sistemi dünyanın hiçbir yerinde yok. Akredite olması lazım. Hiç bir teminat almadın mal veriyoruz, Bu konuda Ruslar vicdanlı davranıyor. Açık söyleyeyim. Adamlar ödemese ödemez.

 

Yurt dışıyla sürekli alakadarsınız. Dikkatimi çeken bir konu var. Gerek deri piyasasında, gerekse diğer sektörlerde, tercih edilen markalar var. Bunların markalarını kullanarak üretim yapılıyor. Bizim kendi markamızı üretememizin sebebi nedir?

İtalyanlar, Almanlar, Fransızlar kendi markalarını çok iyi pazarlıyorlar. Önce pazarı buluyorlar sonra malı alıyorlar. Biz ise önce malı alıyoruz. Depomuza koyuyoruz, sonra pazarı arıyoruz. Bizim sıknıtımız burada,. Yani adamlar malı satın almadan önce malı satıyorlar. Ellerinde mal yokken “Var” deyip alıp satıyorlar. Biz ise satmadan alıp stoklarımıza koyuyoruz. Marka olayına gelince yabancılar önce markalarını alıyor. Biz marka üretemiyoruz. Ne yazık ki devlet büyüklerimiz bunu söylüyor ama biz bunu yapamıyoruz. Türk isimlerini tabelalarda bulamazsınız. Hiçbiri bizi, Türkiye’ye anlatmıyor. Gidin Çin’de, Rusya’da Gucci var. Bir çantayı orada bin dolara alıp 10 bin dolara satıyorlar. Biz pazarlamada eksiğiz. Biz bütün dünyaya iyi şekilde hazırlanamıyoruz. Türkiye üreten bir yer ama ürünü pazarlama konusunda sıfırız.

 

Malatya’nın müstesna bir ilçelerinden biri olan Kalelisiniz. “Malatya’nın denizi olan ilçesi” diye adlandırılan Kale’yi nasıl görüyorsunuz? Eksikliklerini ve yapılması gerekenleri sıralayabilir misiniz?

Kale’nin bir merkezi yok. Çarşısı yok. Altyapısı yeterli değil. Üst yapısı yeterli değil. Elbette büyük eksiklikler var. Bizim Kale’nin en büyük talihsizliği belediye başkanlarının yeteneksizliğidir. Birisi benim eniştem Hacı Bayram Gökhan’dır. Kendisi belediye başkanı olacağı dönemde ve olduğu dönemde de kendisine dedim ki “Kendine proje üreten bir kadro kur” Sayın Cumhurbaşkanımız Başbakanlığı dönemindeki ziyaretinde , “Bize proje getirin. Proje üretin. Biz de destek verelim” demişti. Sayın Belediye Başkanı’na o zaman “Senin elemana ihtiyacın varsa ben destekleyeyim.” dedim. Mesela merkezi bir mezarlığın olması gerektiğini söyledim. Hatta bütün köy derneklerini toplayarak “Mezarlıklarımızın etrafını güzelce çevirelim. Bunun için sizlere finansman da sağlayalım” dedim. İzollu Vakfı’nın başkanıydım o dönemde. Kendi köyümde başladım buna. Bütün köy derneklerini topladık. İnsanlar görev aldı ama çalışmadılar. İnsanlar park, bahçe istiyor, kültür merkezi istiyor. Bunlara benzer şeylere o dönem sayın vekillerimiz de destek vermişti. “Biz de işadamı olarak sizinle beraber olalım. Ankara’ya gidecekseniz beraber gidelim” dedik. Ama iş öyle olmadı. Ankara’dan gelen  parayı da personel maaşı olarak dağıttılar. Sadece bir icraatları oldu. Meslek Yüksek Okulu’nun yapımında büyük çabası oldu belediye başkanının. O anlamda kendisine teşekkür ediyorum. Biz de İzollu Vakfı olarak, rektör Cemil Çelik’le biraraya gelerek, devlet vatandaş olarak yüzde elli yüzde elli olarak paylaşalım istedik. Temelini de biz attık. Hacı Bayram beyin zamanında üniversite tarafından 4 yıldızlı bir otel yapıldı. Ama bizim söylediğimiz belediyeyle ilgili olarak eksiklik büyüktür. Proje üretilmedi.

O otelin zor durumda olduğu kapatılacağı haberlerini alıyoruz. Ben üniversitenin sosyal tesisi olduğu için kapatılmaması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca manzarası çok güzel, salonu, otopark, yüzrme havuzu, hamamı ve saunası olan çok güzel bir tesis orası. Üniversite, sırf kendi personelini getirse yine yeter. Kapanmaması gerekiyor. Bizim şu anki Belediye Başkanı’nın da bir şey yaptığını görmüyorum. Daha önce Hacı Bayram Gökhan bağımsız olarak geldiği için eli kolu da bağlanmış oldu. Destek bulamadı. Eğer destek verilseydi daha iyi işler yapardı. Hacı Bayram Gökhan’ın çabası yetersiz oldu. Şu anki belediye başkanımız da İzollu Vakfı olarak bizi ne arıyor ne soruyor. Vakfımıza gelip gittiği yok maalesef.

 

MİAD’daki çalışmalarınız hakkında da bilgi verebilir misiniz?

Ben MİAD’ın kurucu üyelerinden biriyim. Kuruluştaki 7 kişiden biri benim. Her köyün her ilçenin bir derneği vardı. İşadamları isimli bir dernek yoktu. İşadamlarımızın başarılı olması konusu açılıp, derneklerimizin başarısızlığı anlatılınca böyle bir derneğin kurulması gerektiği görüşü hasıl oldu bizlerde. Kuruluş aşamasındaki düşünülenlerin daha da üzerinde bir çalışma var şu anda. O zamanki arkadaşların hedeflerini tutturduğunu görüyorum. Sıkıntılıydı ama başarılı oldular. Bugün MİAD bir marka olmuştur. Kurucu Başkanımız sayın Ahmet Aktaş’ın büyük emeği var. Ondan sonraki dönemde de Yunus Akdaş ve ekibi çok daha başarılı oldular. Yunus başkan ve çalışma arkadaşları aktif olarak çalıştılar ve başarılı oldular. Yönetimin sürekli yenilenmesi var mesela. Bu çok başarılı bir şekilde uygulanıyor. Gönül bağı olan insanlar buraya geliyorlar. Burası çok kıymetli işadamlarımız tarafından benimsinmiştir. MİAD’da kurumsal bir çalışma ortamı var. Kurumsal olarak ekip üretmeye devam ediyor. Eğer bu ekip üretmemiş olsaydı MİAD diğer dernekler gibi bir dernek olacaktı. Hayır işleri yapan, alelade bir dernek olarak kalacaktı. Kömür dağıtan, bursa veren bir dernek olacaktı. Biz işadamlarının gelecekle ilgili hedeflerini koymak için çalışanlar insanlar. 2023, 2044 ve 2071 gibi hedefleri belirliyorlar. Siyaset üstü iş yapmak, hiçbir siyasi partiyle uzaktan yakından ilişkisi olmamak, her siyasi partiye eşit olmak, her görüş ve inanca sahip insanları biraraya getirmek için çalışyorlar. Hepimizin ortak hedefi ülkemiz için, ilimiz için, ilçemiz için ve köyümüz için çalışıyoruz. MİAD bunları yapıyor. Siyasi görüşümüz, inançlarımız farklı ama tek bir ortak paydamız var, tek bayrak ve tek vatan için çalışıyoruz. Mesela 1988 senesinde kurulan Motif Eğitim ve Öğretim Vakfı’nda başkanlık yapıyorum halen. Uluslarası şölenler, yarışmalar yapıyoruz orada. Ülkemizdeki üniversitelerle işbirliği olan Motif Eğitim ve Öğretim Vakfı, ulusal ve uluslarasaı birçok organizasyonun içindedir. Diğer bir tarafta İzollu Vakfı’nda iki dönem başkanlık yaptım. Kurucu üyesiyim. Sivil toplum örgütlerinde üreten insanlarız biz. MİAD, İzollu Vakfı gibi diğer derneklerimiz de çalışsalar mesela. Malataya Eğitim Vakfı, MASTÖB kendi alanlarında çalışıyor. MİAD ise alanında tektir. Türkiye Cumhuriyeti’ne proje üretiyor MİAD. Bunda da çok başarılı oluyorlar. Ülkemizin, ilimizin, ilçemizin ve köyümüzün geleceği için en iyiyi en güzeli istiyor ve o bilinçle hareket ediyoruz. Bu çalışmalarımızda bize rehberlik eden ve bizi teşvik eden bir derneğimiz var. Derneğimiz, kuruluşundan bugüne kadar üyelerinin önüne hedefler koymuş ve bu hedeflere ulaşmak için de önemli çalışmalara imza atmıştır.

Sayın Baykal, son olarak vurgulamak istediğiniz konular varsa öğrenmek isteriz.

MİAD olarak, hedefimiz 2023 ve 2044’tür. Benim şahsen istediğim en önemli konu MİAD ile bir külliye yapmaktır. Benim MİAD’da olmamın sebeplerinden biri de budur. Hemen her toplantıda bunu dile getiriyorum. Bıkmadan devam ediyorum. Bir kültür merkezimizin olması gerektiğini vurguluyorum. Bununla ilgili olarak bir proje ürettik. Ama kısmet olmadı. Darbeler oldu. Allah bunlara fırsat vermedi çok şükür. İnşallah bundan sonra da vermeyecek. Neyse bu projemizi daha da geliştirerek yeniden gündeme getireceğim. MİAD’da birlik ve beraberlik var. Başta Yunus Başkanımız olmak üzere, genel sekreterimiz ve yönetim kurulu üyesi arkadaşlarımız büyük bir gayretle çalışıyorlar. Büyük bir sinerji var. Şunun altını çizmek isterim. Bizim derneğe bir yer almak gibi amacımız yok. Bir kültür merkezi yapmaktır amacımız. Bir daire, bir bina alabilecek gücümüz var çok şükür. Bizim amacımız çok daha büyük bir külliye inşa etmek. Biz Malatyalılara yakışır bir kültür merkezi yapmak istiyoruz. Malatyalı hemşerilerimize hitap edebilecek, restoranı, konferans salonu, siname salonu ve buna benzer şeylerin olduğu külliye yapılmasını istiyorum. Allah nasip ederse böyle bir şeyi gerçekleştirebileceğimize inanıyorum. Ülkemizin geleceği önemli bizim için. Hem kendi sektörümüzde hem de sivil toplum örgütlerinde çalışmak zorundayız. Pes etmeden, üretmek zorundayız. 24 saatse 24, 12 saatse 12 saat çalışmalıyız. Ürettiğimiz süre içinde zarar görmezsiniz. Ülkemiz zarar görmez. İlimiz zarar görmez. İlçemiz, köyümüz ve ailemiz zarar görmez, Ürettiğimiz sürece gençlere daha iyi bir gelecek hazırlarız. Bize yakışan üretmektir. Bu ülke bizim, bu bayrak bizim, bu millet bizim. Bizim bizden başka kimsemiz yok. Bayrağımızı ve vatanımızı seviyoruz. 

 

RÖPORTAJ: MURAT ÇETİN

 

Diğer Haberler